Her bireyin kendine özgü bir tarih yazdığını ve çoğu zaman baş rolü bir başkasına kaptırışını izlemişizdir. Bir ön bellek kurbanı olmak diye bir şey vardır ya; her lafımız her kelimemiz bir başkasını yaşatmak adına olur, aldığımız bir nefesi bile ona istinaden alır veririz.
Hayat çalkantılı geçiyor ve bizi yönlendiren aile veya çalıştığımız bir kurum olabilir. Durup düşündüğümüz zaman bunun adaletsizce olduğunu biliyoruz. Fakat birileri, yalan olduğunu bile bile sistemin hiyerarşik düzeninde her şeyin elinde olduğunu söyler. Halbuki bir halkayı oluşturmak için senin elin onun eli oluyor. Görüşlerin bir halkanın devamlılığını oluşturuyor. Mesele, hangi halkanın bütünlüğünü oluşturacağındır. Egomuzu bir başkasının bize biçilen değerle okşamalarına izin verirsek o zaman bu halkanın parçası oluruz.

Magnum Photos
Hadi yaşamı tamamladık diyelim, benlik kavgasını nasıl ve nereye koyacağız? Önceliğimiz benlik duygusunu tatmin edici birkaç adım olmalıydı. Yazarların eserlerini okumak ve onların bize ne anlatmak istediğine yönelik kafa yormak olmalı. Mesela; Ahmet Altan’ın bir köşe yazısında “Ve biri eksik. Biri her zaman eksik. Biri, geldiğinde bile eksik” deyişini hiç unutmuyorum ve rahmetli Doğan Cüceloğlu’nun Savaşçı kitabında şöyle bir söz hatırlıyorum: “Seni diğerlerinden farksız yapmaya bütün gücüyle çalışan bir dünya da kendin olarak kalabilmek dünyanın en zor savaşını vermektir bu savaş başladı mı artık hiç bitmez.”
Fakat bir değil bütün yaşadığımız yerde neden yalnızlığı bu kadar derinden hissediyoruz? Yerinin dolmayacağını bile bile doldurmaya çabalamamız neden? Bir boşlukla boğuşuyoruz, sebepsizce değil elbet bu. Dünyada devam etmemiz için bir sırra ihtiyacımız var. Diğer türlü her şeyin cevabını bildiğimiz bir oyunu oynamak da istemeyiz ve bu bize keyif de vermez. Dini veya kültürel bazı ruhani söylemler olsun, geleneklerin bir yerde insanları toplayan aynı düşünce ve aynı amaç için birlikteliğin sembolü halini aldığını hepimiz görüyoruz.

Magnum Photos
Ergenlik çağına gelmiş benlik savaşı veren her birey için topluma ayak uydurmak onlar için bir mücadelenin başlangıcı, genç bireylerin benlik savaşlarını görmeliyiz toplumun temelini onlar oluşturuyor. Onlara zemin hazırlamalı ve önemsemeliyiz. Oluşabilecek her olumsuz düşüncede ve davranışta onlardan taraf olmalı anlamaya yönelik bir algı geliştirmeliyiz.
Eski kuşak bireylerin koydukları geleneksel kurallar bütününe, ergenlik çağına gelmiş bireylere kabul ettirmek yönünde belli başlı çabaları olacaktır; kınama dışlama gibi rencide edici gurur kırıcı davranışlar… Bunların önüne geçebilmek için anlayışı, hoşgörüyü empoze etmeliyiz. Benlik savaşını veren ergenlik çağında olan bireylere, bu zorlu gelişim sürecinde yalnız olmadıklarını, hissettikleri her duygunun bir başkasının eseri olmadığını anlatmalıyız. Bu sebeple geçmişi tüm benliğimizle kabul ettiğimiz gibi yeniliği ve canlılığı bu ölçüde kabul etmeli ve benimsemeliyiz. Çünkü geçmiş dediğimiz şey, yeniliklerin eskimesiyle ve kabul görmesiyle dönüşmüş ve bugüne gelmiştir.
Zaman değişiyor, insanlar yer değiştiriyor ancak benlik hiç dolmuyor ve görülmeyi istemiyor. Türkülerde, destanlarda benlik duygusunun bir çok ifade biçimi görülüyor. İnsani ilişkilerin her türlüsünde benlik duygusunun izleri inceden kendini gösterir, görünür kılar.

Belki de devam eden her ilişkinin sonu benlik duygusunun eseridir. Derin sohbetlerde hatta bir tokalaşmada bile anlatmak istenen o’dur. Bir göz süzmesiyle ya da sarılırken veyahut sıcaklık hissederken ufak bir sinyal yanar ve sohbetin gidişatını duygular belirler. Kimi zaman da hobilerde bu sinyalleri ararız.
Hiç anlamadığımız Tarkovski filmleri, Nuri bilge Ceylan ve daha nicesi… felsefeyi sanatına aksettirmek isteyen her sanatçı hissettiğini karşıya anlatmak ve aktarmak ister. Bu yüzden yapılan her meslek her diyalog benlik duygusunun etkisinden doğar. Umulan şey bulunması değil, aranmasıdır. Ararken de bir çok şeyle karşılaşmak, orada bir şey var diyorsa zihin ve kalp, o yolda gidilmeli.
Tünelin sonundaki ışık gibi yaklaşıyoruz hiç farkında olmadan… Benlik bizi olmak istenilen kişiye ve olmak istediğimiz yere götürüyor. Benlik duygusu bize göz kulak olacaktır en yakındakini bazen uzaklarda bulabiliriz. Tarihsel kalıntılar öncelikle duygusal aktarımla gerçekleşir.
Evet eşeliyoruz. Kimisi tırnaklarıyla kimisi minyatür kazma kürekle… Hepsinin amacı ve isteği hep bir şeye yönelikti: NEREDEN GELDİK VE NEREYE GİDİYORUZ?
Arkeoloji yalnızca bir toprağı eşelemekle başlayan ve onunla biten bir bilim değildir. Aynı zamanda, müzelerde gördüğünüz her bir eser ve bilmem kaçıncı yüzyıl da yapılan her bir dokuya temas etmektir.
Tarihin ve bilimin her alanında, aslında kendi benliğimizi arıyoruz. Öyle sanıyorum ki geçmişten günümüze ulaşan hiçbir bulgu ya da bilgi, rastgele veya tesadüfen ortaya çıkmamıştır. Tarih okumalarını, yalnızca rakamlardan ibaret görmeyip, o dönemlerde yaşamış insanların dünyaya nasıl baktıklarını da görebilseydik; hiyerarşik sistemlerin izinden gitmek yerine, sorgulamanın değerine yeni bir değer daha katabilirdik.

