Ev, bazen terk edilen bir toprak değil, taşınamayan bir iç manzaradır.
Ortadoğu’nun kültürel hafızasında göç, yalnızca bir yer değiştirme meselesi değil; sürgünle örülmüş bir varoluş biçimidir.
Bu coğrafyada sanat, çoğu zaman pasaporttan daha kalıcıdır; çünkü burada aidiyet, sınırlarda değil, hikâyelerde aranır. Sanatçılar, göçle birlikte yalnızca bedenlerini değil, dillerini, düşlerini, imgelerini de taşır. Bazen unutmamak bazen de yeniden hatırlayabilmek için…
Sanatta “yer” çoğu zaman somut bir coğrafya değil, hatırlamanın biçimidir. Hafıza, sanat eserinin içinde bir zaman kapsülü gibi işler. “Ev neresidir?” sorusu bir çatıdan çok bir duyguyu, bir kimliği arar.

Göç, bir coğrafi hareketten çok, içsel bir yer değiştirmedir bu yüzden.
Sanat bu yer değiştirmeyi imgelerle taşır: Parçalanmış yüzler, eksik haritalar, yarım kalmış bedenler… Her biri “ait olamama” hâlinin estetik ifadesidir.
Bu coğrafyada göç, yersizliğin yükü değil, belleğin yeni biçimidir aynı zamanda .
Ev artık dört duvar değil; bir kokudur, bir ses, bir taşın altına saklanan çocukluk anısı…
Ve sanatçılar bu taşları, tek tek kaldırır:
Shirin Neshat, sürülmüş kadınların gözlerine sabırla bakar;
Etel Adnan, hiç varılamayan dağların gölgesine mektuplar yazar.
Elia Suleiman, memleketini terk eder ama mizahı bavuluna sığdırır.
Çünkü bazı insanlar,göçü yük değil,bir anlatıya dönüştürür.
Bu filmler, taşın, çölün, suskunluğun ve bekleyişin imgeleriyle örülüdür.
Zaman burada döngüsel akar;ilerlemek değil,hatırlamak önemlidir.
Çünkü Ortadoğu’da göç,sadece fiziksel bir yer değiştirme değil,anlamın yer değiştirmesidir.
Bir eve değil, bir kimliğe dönüş çabasıdır.
Sinema,bu çabanın hem tanığı hem dile gelişidir:Ortadoğu sineması bu yüzden yalnızca sinema değildir.
Bir yerinden kopan halkların kolektif bilinçdışıdır;
Bir kadim mitin kırık aynada yeniden yansımasıdır.
Ve her göç temalı film,biraz Prometheus’un zincirlenişi,biraz İbrahim’in yurdundan çıkışı,biraz da Musa’nın denizi yararak yürüyüşüdür.

Göç her zaman bir tercih değil.
Bazen bir kaçış, bazen bir mecburiyet.
Ve bu mecburiyetin adı mültecilik olduğunda, yersizlik bir eksiklik değil, kimliğin yeniden kurulma çabası haline gelir.
Ortadoğu’nun sanatında en çok yankılanan şey şudur:
Yerinden edilmiş olmak, yalnızca dışlanmak değil, yeniden yaratmak zorunda kalmaktır.
Yeni bir dil, yeni bir benlik, yeni bir ev…
Mültecilik, görünmeyenin görünmesi için bir anlatıya dönüşür.
Bir mülteci, çoğu zaman yalnızca bir sayı, bir kalabalık içinde isimsiz bir figürdür.
Göç ve mültecilik temasıyla şekillenen Ortadoğu sineması, bize şunu hatırlatır:
Bazı sınırlar, haritada değil; bakışlarımızda, yargılarımızda ve unutkanlığımızdadır.
Sanat ise bu sınırları aşmakla kalmaz, onları görünür kılar, sorgulatır ve dönüştürür.

